19 Haziran 2007 Salı
Masaj
Kökeni, Yunanca'da dokunmak-tutmak ve aynı zamanda ovmak-yoğurmak anlamlarına gelen "masso/massein" sözcüklerine dayanıyor. Bir diğer düşünce de, Arapça'da ayakların yada başın bir miktar suyla temizlenmesi anlamını taşıyan "masah" sözcüğüyle ilişkili olduğu.
Panik
Ocak
Yemek yaparken ateşin yandığı ve üzerine kap kacak koyduğumuz yere ocak diyoruz. Bu sözcüğün kökeninde "üç ok" var. Ateşin üzerinde birleştirilen üç oka asılan tencere ilk olarak ocakları oluşturuyormuş. Zaman içinde üçok, oçok diye söylenen sözcük günümüze ocak olarak gelmiş.
İstanbul, İzmir, İznik, İzmit
Bugün Türkiye'nin en büyük kenti İstanbul. On milyonu aşan nüfusuyla bir megakent olan İstanbul, aslında tarihin her döneminde önemli bir kent olma özelliğini korumuştu. Kentin adıyla ilgili tartışmaları bugün zaman zaman duyuyoruz. Konstantinapolis mi yoksa İstanbul mu tartışmaları kentin adını gündeme getiriyor. Aslında İstanbul adı da Konstantinapolis sözcüğünün geçirdiği evrimin bir göstergesi. Doğu Roma İmparatoru Konstantinus, bölgede bulunan antik çağ kenti Bizanta'yı imparatorluğun yeni başkenti yapıp, kenti yeniden imar ettirdği için buraya adını verdirmişti. Helen dilinde "polis" kent anlamına geliyor. Konstantinapolis, Konstantin'in kenti iken, Doğu Roma vatandaşları buraya kısaca kent anlamına gelen "polis" demeye başlamışlar. Zamanla kente gidip gelmelerini "eis tin poli" yada "stin poli" (Poli'ye, yani kente) sözleriyle ifade etmeye başlamışlar. İstanbul, stin poli sözcüklerinin Türçeye uyarlanmış hali. Üstelik tek örneği de değil. Dilimizde bir çok yer adı benzer bir sürçten geçmiş. Örnekleri çoğaltabiliriz. Söz gelimi Kos adası için de benzer biçimde stin Kos sözcüğünden İstanköy adı dilimize yerleşmiş. "Stin", eskilerin deyişiyle "harfi tarif" bir sözcük, yani bir anlamda artikel olarak da kullanılan belirteç. İzmir kentinin adı da benzer bir süreçten geçiyor. İlyada'da Homeros, Amazon kraliçesi Myrina'dan söz eder. Myrina adı büyük olasılıkla Helenik dönem öncesi Anadolu halkının taptığı ana tanrıçaya verdikleri isimlerden biri. Ana tanrıça tapınaklarını bulunduğu bölgeler Myrina olarak adlandırılıyordu. Buradan "stin Myrina" zamanla Smirna'ya dönüşmüş. Türkçe'ye de İzmir olarak geçmişti. Bir başka görüş de belgenin Luwi dilindeki adı olan "Sva Ma", "Kutsal Ana" sözüyle olan ilişkisi. Her halükarda bölgenin ve buradaki kentlerin Anadolu'nun en eski inançlarından biri olan Ana Tanrıça tapınımıyla ilgili adları olduğunu görüyoruz.
İznik ve İzmit kentlerimizin adlarının da Türkçe'ye giriş süreci benzer. Eski adı Nikea olan kentimiz "stin Nikea" dan İznik olmuş. Nikomedia kentinin adıysa kısaltılarak İzmit'e dönüşmüş.
İznik ve İzmit kentlerimizin adlarının da Türkçe'ye giriş süreci benzer. Eski adı Nikea olan kentimiz "stin Nikea" dan İznik olmuş. Nikomedia kentinin adıysa kısaltılarak İzmit'e dönüşmüş.
Hemşire
Hemşire sözcüğünün kökeninde Farsça şir sözcüğü yer alıyor; anlamı süt. Hemşire aslında beraber süt emmiş, sütteş anlamına geliyor ki Farsça'da kız erkek ayrımı olmayan kardeş anlamına gelirmiş. Bizde yalnızca kız kardeş anlamında kullanılmasının nedeni büyük olasılıkla mahdume, valide gibi sözcüklerde karşımıza çıkan Arapça dişil "e" eki. Hastanelerde hastalara yardımcı olan kızkardeşlerin Türkiye'de görülmesi Kırım Savaşı sırasında Türkiye'ye gelen ve hemşirelik örgütü kuran Florence Nightingale sayesinde olmuş. İngilizce sister, Almanca schwester, Fransızca souer sözcükleri batı dillerinde kızkardeş olarak hastanelerde kullanılıyordu. Daha çok kendilerini hastaların bakımına adayan rahibelere bu ad veriliyordu. Hemşirelik bur kurum olarak yaygınlaştıkça biz de bu sözü hastanelerimizde kullanır olduk.
Mukavva
Arapça kuvve (sağlamlık, dayanıklılık, kuvvet) sözcüğünden türetilmiş. Anlamı güçlü kuvvetli duruma getirmek.
Komşu
Eski Türkçedeki konşu sözünden evrilmiştir. Sözcüğün kökeni yerleşme oturma anlamında kullanılan "kon" sözü. Konşı sözü yoldaş, arkadaş birlikte oturan kimse anlamına geliyor. Göçebe boylar bir yere yerleştiğinde yani konduğunda çevresindeki birlikte kondukları insanlar için söylenirmiş. Benzer biçimde karşılıklı oturmak, karşılıklı konmak köklerinden konuşmak sözcüğüne de dilimizde rastlıyoruz.
Güfte
Farsça göften (söylemek) sözünden dilimize girmiş. Günümüzde bir şarkının sözlerini oluşturan bölüme deniyor. Gütenin ezgi kısmınaysa beste (bağlanmış) deniyor.
Keçiboynuzu
Keçiboynuzunun Yunanca adı keration. İngilizcede carob, Arapçada ise kırrat. Keçiboynuzu tohumu yüzyıllar boyunca elmas ölçmek için kullanılmış.
Elmaslar keçiboynuzu tohumu ile tartılarak satılmış. Bu yüzden keçiboynuzu, kırat yada karat denilen ölçüye adını vermiş.
Prof. Dr. Aydın Akkaya şöyle açıklıyor. Keçiboynuzu çekirdeği doğada ağırlığı değişmeyen bir tohumdur.... Bütün tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilir. Bu hem çok kuruduğu ve meyvesinden çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için hem de içine su alması olasılığının çok az ve çok uzun zamana bağlı olduğu içindir.
Bu nedenle Araplar, Selçuklular ve Osmanlı döneminde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır. Dört tanesi bir dirhem eder. Dirhem değişmekle birlikte 3 gr. ağırlığı temsil etmektedir.... Satıcı iki dirhemlik bir şey satarken (8 çekirdek) lütfedip 1 çekirdek fazla tartarsa bu, malı alan kişinin itibarını gösterir.
Olağandan fazla giyinen, süslenen ve. kişilere de "iki dirhem bir çekirdek" denmesi bundan kaynaklanmaktadır. Yani yüksek karatlı giyinmiş!
Ek: Böcek gövdelerinin sert dış kabuğunun ana maddesine keratin denir.
Ek2: Bu yazının asıl sahibi; Orhan İrfanoğlu.
Elmaslar keçiboynuzu tohumu ile tartılarak satılmış. Bu yüzden keçiboynuzu, kırat yada karat denilen ölçüye adını vermiş.
Prof. Dr. Aydın Akkaya şöyle açıklıyor. Keçiboynuzu çekirdeği doğada ağırlığı değişmeyen bir tohumdur.... Bütün tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilir. Bu hem çok kuruduğu ve meyvesinden çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için hem de içine su alması olasılığının çok az ve çok uzun zamana bağlı olduğu içindir.
Bu nedenle Araplar, Selçuklular ve Osmanlı döneminde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır. Dört tanesi bir dirhem eder. Dirhem değişmekle birlikte 3 gr. ağırlığı temsil etmektedir.... Satıcı iki dirhemlik bir şey satarken (8 çekirdek) lütfedip 1 çekirdek fazla tartarsa bu, malı alan kişinin itibarını gösterir.
Olağandan fazla giyinen, süslenen ve. kişilere de "iki dirhem bir çekirdek" denmesi bundan kaynaklanmaktadır. Yani yüksek karatlı giyinmiş!
Ek: Böcek gövdelerinin sert dış kabuğunun ana maddesine keratin denir.
Ek2: Bu yazının asıl sahibi; Orhan İrfanoğlu.
Mandalina
Severek yediğimiz bu turunç meyvesinin (Citrus reticulata) adının kökeni, çok uzaklara dayanıyor. Sözcüğün İngilizce karşılığı olan "mandarin" aslında Kuzey ve Güneybatı Çin'de konuşulan ve Mançurya'da anadil kabul edilen bir lehçenin adı. Meyvenin adının, mandarin askerlerinin üniformalarının renginden geldiği vne sürülüyor. Sözcüğün esas kökeniyse, "papaz" anlamına gelen Sanskritçe "mantrin" ve Malay dilindeki "menteri" sözcüklerinden türemiş olan ve aynı anlama gelen Portekizce'deki "mandarim" sözcüğü.
Plastik
Çeşitli teknikler yardımıyla kolayca biçimlendirilebilen yapay malzemelere verilen ortak ad olan plastik sözcüğü, Yunanca'da "biçimlendirme" anlamına gelen "plastikos" sözcüğünden köken alıyor.
Vitamin
İlk bulunan vitamin olan B1, kimyasal molekül yapısı bakımından bir "amin" bileşiği. Vitamin sözcüğü de, Latince'de yaşam anlamına gelen "vita" sözcüğünün, amonyak benzeri anlamı taşıyan "amin" sözcüğüyle birleşmesi sonucu ortaya çıkmış. Sözcük grubu olarak, yaşam veren amin bileşiği anlamına geliyor.
Penguen
Bu sözcüğün kökeni konusunda birden fazla olasılık bulunuyor. Eski Galler dilinde "beyaz başlı" anlamına gelen "pengwen", Latince şişman anlamına gelen "pinguis", yada İngilizce'de "körelmiş kanatlı" anlamına gelen "pin-wing" sözcüklerinden herhangi birinin değişime uğramasıyla ortaya çıkmış olabileceğine ilişkin görüşler var.
Penguen adı aslında ilk olarak "great aut" olarak bilinen ve eskiden Kuzey yarımkürede yaşayan, ancak 1600'lü yıllarda soyu tükenen, uçamayan bir kuş cinsi için kullanılıyormuş. O zamanın denizcileri, Güney yarımkürede, bunları auk'lara benzetmişler ve aynı kuşlar olduklarını düşünerek onlara da penguen demişler. Ancak, auk'lar ve günümüzün penguenleri arasında aslında hiçbir yakın akrabalık bulunmuyor.
Penguen adı aslında ilk olarak "great aut" olarak bilinen ve eskiden Kuzey yarımkürede yaşayan, ancak 1600'lü yıllarda soyu tükenen, uçamayan bir kuş cinsi için kullanılıyormuş. O zamanın denizcileri, Güney yarımkürede, bunları auk'lara benzetmişler ve aynı kuşlar olduklarını düşünerek onlara da penguen demişler. Ancak, auk'lar ve günümüzün penguenleri arasında aslında hiçbir yakın akrabalık bulunmuyor.
4 Haziran 2007 Pazartesi
Helikopter
Bu sözcüğün kökeninin Yunanca'ya dayandığı düşünülüyor. Eski Yunanca'da güneş anlamına gelen "helios" ve kanat anlamına gelen "ptera" sözcüklerinin bir araya gelmesinden oluşan sözcüğün asıl anlamıda büyük olasılıkla "güneşe yükselen kanatlar" ya da "güneşkanatlı" imiş.
İcat
Arapça'da var olma, ortaya çıkma anlamındaki vücud sözcüğünden türetilerek, bulma, ortaya çıkarma anlamında kullanılır olmuş.
Mercimek
Farsça'da gözbebeği anlamına gelen merdümek sözünden dilimize girmiş. Taneleri gözbebeği gibi küçük olan tahılın ismi olmuş.
Avanos
İlçenin tarihi Hititler dönemindeki Zuvinassa yerleşimine kadar gidiyor. Asur ticaret kolonileri döneminde yerleşen bu bölge, Bizans döneminde Vanesa olarak biliniyor. Vanesa adı, Anadolu'nun en eski dillerinden biri olan Luvice'nin ardıllarından biri olan Pamphylia dilinde antik sikkelerin üzerinde, Perge Artemisi'nin adı Vanassa Preiia olarak geçiyor. Buradan çıkarılan sonuçla, kraliçe adının işaret ettiği kişinin aslında Artemis olduğu ve bölgenin ana tanrıça tapımında önemli bir yere sahip olduğu düşünülüyor. Bizans kaynaklarındaki ismin halk arasında söylene söylene Avanos'a dönüştüğü kabul ediliyor. Ermenice Avan sözcüğü kasaba anlamına geliyor. Bunun, kentin adının söylenişine etki etmesi olası. Bununla birlikte kentin tarihi ve adının ortaya çıkışıyla ilgili selçuklu dönemine ait biri olan Çavuşlu mahallesini kuran, Alaeddin Keykubat'ın ordusundaki çavuşlardan biri olan Evrenos Gazi'dir. Evrenos Gazi'nin askerlerinin bir süre kaldığı bu mahalle büyür ve Evrenos adının bozulmuş hali olan Avanos adını alır. Çavuşlu Mahallesi'ndeki alaeddin Camii Hâlâ ayakta.
Macar Gulaşı
Macaristan'da "Macar Gulaşı" adıyla bilinen yemeğin kökeninin aslında Osmanlılara dayanıyor. Orada yapılan gulaş, bizde yapılandan biraz daha farklı. İçinde et, çeşitli sebzeler ve hatta mantı tanelerine benzer hamur parçacıklarının da bulunduğu kıvamlıca bir çorbaya benzeyen hazırlanan gerçek Macaristan gulaşının adı da zamanında orada bulunan Osmanlıların kalabalık orduları ve halkı doyurabilmek için aynı şekilde hazırladıkları besleyici bir öğün olan "kul aşı"ndan geliyormuş.
Pantalon
İlk pantalon denebilecek giysileri giyenlerden birinin Türkler olduğu söyleniyor. Sürekli at binen, yaşamları at üstünde geçen kavimler için bacaklarını at üstünde olmanın getirdiği tahrişten koruyacak, aynı zamanda da hareket özgürlüğü sağlayacak bir giysi giymelerinde şaşacak bir yan yok. Bunun yanında "pantalon" sözcüğünün kökeniyse atalarımızın yaşadığı Orta Asya'da değil, Avrupa'da. Eski Yunanca'da "leon" sözü aslan anlamına geliyor. Bu sözden türetilen ve erkeklere verilen bir isimse Pantaleon. Pantaleon sözü (tam bir aslan) yiğit bir kişiye verilen isimlerden Bu erkek ismi yıllarca sıradan bir isim olarak kullanılmış. Ne var ki Hıristiyan azizlerinden birinin adı da Pantaleon'muş. Venedik kentinin San Pantalone adlı semtine adını veren de bu aziz Pantaleon. İtalyanların, özellikle de Venediklilerin ortaçağdan beri çok sevdiği geleneksel tiyatroya "commedia dell'arte" adı veriliyor. Bu oyundaki Pantalone adlı karakter, San Pantalone mahallesinden cimri ve gülünç bir ihtiyarı canlandırıyor. Dizden bağlı bir tür bol pantalon, bu karakterin sahne giysisi. 1670'lerde İngiltere'de buna benzer bir giysi moda olunca, insanlar alaycı bir yaklaşımla bu giysiye hemen "pantaloon" adını yakıştırmışlar. Sonraları ayak bileğine kadar inen pantalonlar da bu furyaya katılmış. Bizde de günümüzde kullandığımız haliyle sözcüğü 19. yüzyılda Fransızca'dan almışız.
Ankara
Anadolu'da yer adlarının başlı başına öyküleri vardır. Her yer adı, bize o bölge hakkında tarihi ipuçları verir. Yer adlarının anlamlarını öğrenerek orası hakkında fikir sahibi olabiliriz. Bu ay ele alacağımız kentimiz Ankara. Ankara sözcüğü hakkında birden fazla öykü anlatılıyor. Bölgede yapılan kazılar, paleolitik, neolitik, kalkolitik çağlarda burada yaşayanların var olduğunu gösteriyor. Bölgede bilinen ilk yerleşkenin adıysa Ankuva. Bir Hitit kenti olan Ankuva'nın ünlü krallarından Gordias'ın oğlu Midas, birgün bozkırda bir gemi çapasına rastlar. Frigce'de çapa anlamına gelen Ankyra adı bu yeni kentin de adı olacaktır. Bozkırın ortasında gemi çapasının ne işi olduğu birçok araştırmacının kafasını kurcalamıştı. Burada bir zamanlar bulunan bir iç deniz olduğu, denizin sonradan kuruduğu ve bu çapanın o dönemlerden kalmış olabileceği görüşleri ortaya atılmıştı. Oysa kentin adının köklerini Ankyra sözcüğünün diğer anlamlarında aramak gerekiyor. Ankyra sözcüğünün bir diğer anlamı da "yol kesen" demek. Hızla giden gemilerin yavaşlaması yada durması için kullanılan demirlere bir benzetme yaparak, yol kesen adı veriliyordu. Asıl anlamıyla yol kesenlerse, bölgenin ticari ve askeri yollarının kesi yerinde kurulan kalelerdi. Bölgede düşman saldırılarını önlemek, tüccarları korumak için bulunan bir askeri amaçlı bir hisarın sonradan büyüyerek bir yerleşim yerine dönüşmüş olması, yerleşim yerinin kalabalıklaşarak bir kent haline gelmesi daha olası görünüyor. Kent Frigyalılardan sonra sırasıyla Lidya, Pers, İskender, Galat, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı egemenlikleri yaşadı. Selçuklu döneminde kentteki üzüm bağlarından dolayı Farsça engür (üzüm) sözcüğünden yola çıkılarak kente Engürü adı verildiği de anlatılanlar arasında. Bir başka rivayete göre Ankara kalesi halka angaryayla yaptırıldığından buraya angarya adından yola çıkılarak Ankara adı verilmesi.
1 Haziran 2007 Cuma
Afrodit, Nergis
Mitolojik kahramanlar, tanrılar ve tanrıçalar yüzyıllar boyunca adlandırma konusunda insanoğluna büyük ilhan vermiş. Gökcisimleri başta olmak üzere , gözlerimizin gördüğü birçok şeyi mitolojik öykülerle özdeşleştirmiş, bu öykülerde sözü geçen kişilerin adlarını yakıştırmışız. Çiçekler de mitolojiden nasiplerini fazlasıyla almışlar.
Afrodit'in laneti yüzünden babasına aşık olan ve tanrıların acıyarak Mersin ağacına çevirdiği Myrrha'nın oğlu olan Adonis'in öyküsü, çeşitli kültürlerde çiçek adlarına yansımış. Güzelliği Afrodit'in büyük ilgisini çeken ve aşkını kazanan Adonis, başka tanrıların kıskançlığının kurbanı olmuş ve bir yaz günü üzerine salınan yaban domuzundan aldığı ölümcül yara, onun sonu olmuş. Efsaneye göre, can çekişen sevgilisinin yanına koşan Afrodit'in ayağına bir gül dikeni batmış ve tanrıçanın kanıyla boyanan beyaz güller, o günden sonra kırmızı kalmışlar. Adonis'in kanının toprağa düştüğü yerde de, küçük kırmızı çiçekler çıkmış. Bilimsel adı Adonisaestivalis (aestivalis kelimesi de Latince'de yaza ilişkin anlamına geliyor) olan bu çiçek, bizim dilimizde de farklı yörelerde "kan damlası " yada "kan lalesi" olarak adlandırılıyor. Nergis çiçeği de adını mitolojik öyküden alıyor. Hemen her çağda şairlere nesin kaynağı olan bu öyküye göre, sudaki kendi yansımasına aşık olup su perisi Ekho'nun sevgisini reddeden Narkissos, sudaki aksini izlemek uğruna eriyip bitmeye başlar ve ona acıyan tanrılar da onu su kenarında bir çiçeğe dönüştürürler. Narsist (özsever) kelimesine de köken oluşturan bu öykünün en güzel anlatımlarından biri olan Latin Ovidius'un şiiri, Can Yücel'in çevirisinde aşağıdaki dizelerle sona erer:^
"Tam sedyeyi, odun yığınını, titreyen meşaleleri hazırladırlar, vücut yoktu hiçbir yerde,
yerinde sarı göbeğini beyaz yaprakların kucakladığı bir çiçek buldular."
Afrodit'in laneti yüzünden babasına aşık olan ve tanrıların acıyarak Mersin ağacına çevirdiği Myrrha'nın oğlu olan Adonis'in öyküsü, çeşitli kültürlerde çiçek adlarına yansımış. Güzelliği Afrodit'in büyük ilgisini çeken ve aşkını kazanan Adonis, başka tanrıların kıskançlığının kurbanı olmuş ve bir yaz günü üzerine salınan yaban domuzundan aldığı ölümcül yara, onun sonu olmuş. Efsaneye göre, can çekişen sevgilisinin yanına koşan Afrodit'in ayağına bir gül dikeni batmış ve tanrıçanın kanıyla boyanan beyaz güller, o günden sonra kırmızı kalmışlar. Adonis'in kanının toprağa düştüğü yerde de, küçük kırmızı çiçekler çıkmış. Bilimsel adı Adonisaestivalis (aestivalis kelimesi de Latince'de yaza ilişkin anlamına geliyor) olan bu çiçek, bizim dilimizde de farklı yörelerde "kan damlası " yada "kan lalesi" olarak adlandırılıyor. Nergis çiçeği de adını mitolojik öyküden alıyor. Hemen her çağda şairlere nesin kaynağı olan bu öyküye göre, sudaki kendi yansımasına aşık olup su perisi Ekho'nun sevgisini reddeden Narkissos, sudaki aksini izlemek uğruna eriyip bitmeye başlar ve ona acıyan tanrılar da onu su kenarında bir çiçeğe dönüştürürler. Narsist (özsever) kelimesine de köken oluşturan bu öykünün en güzel anlatımlarından biri olan Latin Ovidius'un şiiri, Can Yücel'in çevirisinde aşağıdaki dizelerle sona erer:^
"Tam sedyeyi, odun yığınını, titreyen meşaleleri hazırladırlar, vücut yoktu hiçbir yerde,
yerinde sarı göbeğini beyaz yaprakların kucakladığı bir çiçek buldular."
Yılan
Çincede ejderha anlamına gelen 'lung" sözcüğünden dilimize girmiş. Zamanla tıpkı limona kimi yerlerde ilimon denmesi gibi başına i harfi alarak ilung sözcüğüne dönüşmüş. Sözcük söylene söylene günümüze yılan olarak gelmiş.
Kırmızı
"Kırmızı" adlı bir böcekten, ezilerek elde edilen boya maddesine atıfta bulunarak, kırmızı sözcüğü kullanılmaya başlamış.
Çeyrek
Farsça cihar (dört) ve yek (bir) sözcüklerinden hareketle ciharıyek, yani dörtte bir anlamında dilimize girmiş
31 Mayıs 2007 Perşembe
Karum
Eski Akkad dilinde "liman" yada "rıhtım" anlamına gelen sözcük. Bu bölgede alışveriş yapıldığı için, sonradan alışveriş merkezi anlamında kullanılmaya başlamış.
Yeşil
Tazelik, yenilik bildiren "yaş" sözcüğünden türetilmiş. Taze yaprakların rengi, sonradan "yaşıl" olarak dilimize bir renk olarak yerleşmiş.
Erciyes - Arjantin
Erciyes Dağı'nın adı Güney Amerika ülkesi Arjantin'le aynı kökten geliyor: Arg. Arg sözcüğü eski Hint-Avrupa dillerinde, gümüş renkli, beyaz anlamına geliyor. Bu sözcük sonra argos olarak Yunancaya, arazauş olarak eski Pers diline geçmiş. Latince gümüş anlamındaki argetum sözünün kökeni de bu sözcük. Erciyes dağı, başı sürekli karla kaplı, beyaz bir dağ olduğu için "Argaios"yani "Akdağ" adını almış. Argais sözcüğü halk arasında söylene söylene Erciyes'e dönüşmüş.
Güney Amerika'nın keşfi sırasında yörede bulunan zengin gümüş madenleri bölgeye adını vermiş. Latince'de gümüş için kullanılan "argent" sözcüğünden yola çıkılarak buraya gümüş ülkesi Argentina, yani Arjantin adı verilmiş.,
Güney Amerika'nın keşfi sırasında yörede bulunan zengin gümüş madenleri bölgeye adını vermiş. Latince'de gümüş için kullanılan "argent" sözcüğünden yola çıkılarak buraya gümüş ülkesi Argentina, yani Arjantin adı verilmiş.,
Kayseri
Bir bölgenin adı, orayla ilgili coğrafi ve tarihsel ipuçları taşır. Sözcüklerin anlamını bilmek bazen o yöreyle ilgili bilgi sahibi olmamıza yardımcı olur. sözcüğün hangi dilde ne anlama geldiğini öğrenerek kendin kültürü hakkında bilgilere erişiriz. Birçok uygarlığın geçit noktası olan Anadolu'da binyıllar içinde birçok kentin ortaya çıktığını ve yok olduğunu biliyoruz. bugün yurdumuzdaki kentelerin birçoğu binlerce yıllık uygarlıkların izini taşıyor. Bu izleri sadece isimlere bakarak sürmek oldukça keyifli bir iş.
Kayseri isminin kökeninde ünlü Roma imparatoru Julius Caesar'ın adı yatıyor. Roma imparatorluğu'nda güçlü devlet adamı Caesar'ın adı imparatorlukta onun ölümünden sonra İmparator anlamına unvan olarak kullanılmaya başlamıştı. Roma İmparatorlarına Caesar diye hitap edilirdi. Bu sözcük zamanla değişerek Kaiser haline büründü. Kayseri'nin bugün bulunduğu yerde eskiçağda antik Mazaka kenti bulunuyordu. Bölgeyi ele geçiren Roma İmparatorluğu buraya, "İmparator'un kenti" anlamına gelen "Kaisaria" adını verdiler. Böylece bölgenin Roma toprakları olduğu vurgulanıyordu. Bu sözcük günümüzde halen Kayseri olarak kullanılıyor.
Kayseri isminin kökeninde ünlü Roma imparatoru Julius Caesar'ın adı yatıyor. Roma imparatorluğu'nda güçlü devlet adamı Caesar'ın adı imparatorlukta onun ölümünden sonra İmparator anlamına unvan olarak kullanılmaya başlamıştı. Roma İmparatorlarına Caesar diye hitap edilirdi. Bu sözcük zamanla değişerek Kaiser haline büründü. Kayseri'nin bugün bulunduğu yerde eskiçağda antik Mazaka kenti bulunuyordu. Bölgeyi ele geçiren Roma İmparatorluğu buraya, "İmparator'un kenti" anlamına gelen "Kaisaria" adını verdiler. Böylece bölgenin Roma toprakları olduğu vurgulanıyordu. Bu sözcük günümüzde halen Kayseri olarak kullanılıyor.
Yıldız
Geceleyin gökyüzüne baktığımızda yıldızları görüp etkilenmemek elde değil. Milyonlarca yıldız sanki hep birden bize göz kırpıyor gibi görünebilir. bu manzarayı görüp de etkilenmeyen yok gibidir. Geçmişte de insanlar yıldızlara bakıp etkilenmişler ve onlara doğaüstü güçler yüklemişler. İnsanların yıldızlardan ne kadar etkilendiğini sözcüklerin izini sürerek öğrenebiliyoruz. Sümerler zamanında İnanna adıyla bilinen ve sonraları Babil-Asur uygarlıklarınca İştar olarak adlandırılan tanrıçanın adı, "yıldız" anlamına geliyordu. Yıldız anlamındaki bu söz, sonraları farklı uygarlıklara benzer inanış biçimiyle geçti. Fenikelilerin Aştoret adıyla taptığı tanrıça inancı sonraları Yunanlılara Astarte olarak geçti. Yine "astron" ve "aster" gibi sözcükler bu sözcükten türedi. Latincedeki astrum ve Farsçadaki sitare sözcükleri de aynı kökten gelen ve yıldız anlamına gelen sözcükler. Günümüz modern dillerinde bu kökün izlerini hâlâ görüyoruz. Star, Astro, astral gibi sözcüklerin kökeninde İştar adını kolayca fark edebiliyoruz. Benzer biçimde yıldızlara giden kişi anlamında astronot sözcüğü günümüzde yaygın olarak kullanılıyor.
Kelimelerin Hikayesi
Bugün kullandığımız sözcüklerin birçoğu yüzlerce, hatta binlerce yıllık bir geçmişe sahip. Bu sözcüklerin geçmişlerini kurcalayıp onların tarihini incelerken aynı zamanda bu sözcüklerle bir yolculuğa çıkacağız. Yapmak istediğimiz sözcüğün yalnızca etimolojik kökenini aktarmak değil. Sözcükler yardımıyla dillerin nasıl yaşayan nesneler olduğunu göstermek. Biliyoruz kisözcüklerin de kendi başlarına yaşam öyküleri vardır. Onlar da toplumların gereksinimlerine göre doğar, gelişir, çeşitli değişimlere uğrar ve kimi zaman da kullanımdan kalkarak ölürler. Kimi zaman ilk ortaya çıktığı dönemde sahip olduğu anlamlarından farklı şekillere dönüşerek evrim geçirirler. Bütün yaşayan varlıklar gibi, ulusların dilleri de gelişir ve değişir. Yapmak istediğimiz sözcüklerin yaşam öykülerini elimizden geldiğince sizinle paylaşmak.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)








